Buradasınız: Ana Sayfa / Sohbetler / Allah'ı Niçin Anıyoruz / Müslüman Büyüklerinin Zikre Dair Görüşlerinden Numuneler - 1

Müslüman Büyüklerinin Zikre Dair Görüşlerinden Numuneler - 1


Erzurumlu İbrâhim Hakkı Hazretleri'nin "Marifetname" adlı meşhur kitabında devamlı yapılan zikrin fazilet ve faidelerini bildiren üçüncü faslında:

"Ehlullah demişlerdir ki, Zikrullah irfan yolunun özüdür. Allah'la anlaşmayı gerektiren gönül ve ruhun Allah'a erişmesini sağlar. Yapılan amellerin ve ibadet için söylenen sözlerin en ağır basanıdır. Celâlli Allah'ımızın kapısını çalandır. Zikrullah, kalplerin sıfatlan ve imanın alâmetleridir. İbadetin özü ve irfan kapısının anahtarıdır. Zikrin üstünü, sesi kısarak kalbin huzuru ile «Lâ ilâhe İllallah» mübarek sözünü tekrar etmektir.

 

Zikrullah, gönüllerin nuru ve ruhların huzurudur, Allah'ı anmak, bedenlere lezzet ve ruhlara gıdadır. Allah'ı anmak, kalp gözlerinin cilâsı ve sırlarımızın nurudur. Zikrullah, göğüslere cila ve akıllara nurdur. Zikrullah gönüllerin diriliğini getiren hayat ve sevgilimiz olan Allah'ımıza kavuşmaktır. Zikrullah ile gece uyanılıp meşgul olmak, amellerin en üstünü ve hallerin en güzelidir.

 

Eğer Allah seni zikri ve fikri ile uğraştırıyorsa ve bundan zevk duymakta isen sana müjde olsun ki; Allah seni sevmiştir. Zikrullah, gönülde sevinç husule getirir ve Allah'a ısınmak ve huzur bulmak meyvesini verir. Devamlı Allah'ı anmak, gönül ve canı nurlandırır ve kalbi yatıştırır. Allah'ı anmak kendisine ısınılan ve sığınılan bir yâr ve güzel sohbet arkadaşıdır. Zikrullah ile gönül her günah kirinden ve kötü ahlâk ve sıfatlarından temizlenir de o zaman Cenâb-ı Hakk'ın tecellisine nail olur. Devamlı zikrullah ile kalbi mamur olanın ef'al ve ahlâkı cemil ve ruhu mesrur olur. Zikrullah, kalbe nur ve inayettir ve ruha rüşt-ü hidayettir. Zikrullah, her derde devadır ve zikr-i masiva bilâ devadır. Kim ki, Hakk'ı zikreder, Hakk, hem anı zikreder. Zikrullah, nur-u basirettir ve ruha ganimettir, zikrullah ile iştigal tıybeti (hâl)'dir. Kim ki: Hakk'ı nâsi (unutucu) olur, anın kalbi kâsi olur (kasavetle dolar). Kim ki, Hakk'ı çok zikreder, anın kalbinden masivâ mahvolup gider; zikri daim olanın kalbi uyumaz. Zikri Allah olanın, fikri Allah olup canı uyanık olur. Müdavemet-i zikrullah sıfat-ı ehlullahtır, uyanık kalbin rızkı ve gıdasıdır. Allah'ı anmanın hakikati, nefsi ve masivayı unutmaktır. Zikrullah, sermaye-i marifet ve muhabbettir ve kimya-ı devlet ve saadettir. Devamlı zikrullah ile, muhabbetullah galip olur ve gönül masivayı kovup (O'na) talip olur. Zikrullah herkese her halde lâzımdır ve ehlullah ona mülâzımdır. Arifin cezası Allah'ı zikirden kesilmesidir. Zikrullah İle kul memurdur ki her zaman meşgul ola. Zikrullah lisan ile ya kalp ile, ya ruh ile hâsıl olur, zikrullah, lisandan kalbe ve andan ruha vasıl oldukta o kimse havassı evliyadan olup cem'i azası ile zikr-i daim kılıp ünsü meskûru (Zikrolunan Allah'ını) bulup ehassı havas (seçkin kullardan) olur. Zikrullah lisandan kalbe intikal edince bedenin azaları uyarılmış olup rahat bulur. Zikrullah ganimet-i evliyadır. «Lâ ilâhe İllallah» tevhid-i Mevlâ'dır. Efdal-i zikir gizlice ve huzur ile tekrar-ı kelime-i «Lâ ilahe İllâllah»'tır. Nitekim hadis-i şerifte: 'Zikrin üstünü «Lâ ilâhe İllallah» gelmiştir. Ona devam eden Allah'ın kal'asına sığınmış olur. Ona devam iki âlemde, yani dünya ve âhirette tehlikeden necat bulmuştur.' Zira hadis-i kutside: '«Lâ ilâhe İllallah» benim kal'amdır. Kim ki, kal'ama girerse azabımdan emin olur.' buyrulmuştur. O halde kim ki: «Lâ ilâhe İllallah» kal'asına sığınırsa muhakkak o kimse devlet-i ebed ve naim-i sermet tahsil etmiştir. Ve kim ki bu metin kal'asına sığınmazsa o kimse şekavet-i ebedîye ve azab-ı sermedi yoluna gitmiştir.

Allah'ım bizi metin kal'ana dâhil eyle. Amin.

 

İrfan yolunun dayanağı yani direği altıdır.

1 — Az yemek,

2 — Az konuşmak,

3 — Az uyumak,

4 — Halktan ayrılmak,

5 — Devamlı zikir yapmak,

6 — Fikr-i tamdır."1

Zikre dair kitapta birçok fasıllar ve kıymetli bahisler var ise de bu umumi mukaddime ile iktifa edildi. İsteyen Marifetname'de tamamını okuyabilir.

Yine, muhakkik âlimlerden (gerçekçi) birisi de diyor ki: "Ey aziz bil ki; nefs-i natıkanın en yüksek isteği devam ve bekadır. Yok olmamaktır. Hatta vehmi bir devam ile kendisini aldatmazsa hiç bir lezzet alamaz. Öyle ise: Ey devam isteyen nefis! Daimi olan bir zatın zikrine devam eyle ki, devam bulasın. Ondan nur al ki, sönmeyesin. Onun cevherine sadef ve zarf ol ki kıymetli olsun. Onun nesim-i zikrine beden ol ki hayat bulasın. Esma-i İlâhiye'den birisinin nurul ipine yapış ki yokluk denizine düşmeyesin.

 

Yine ey aziz! Bil ki:

Aslan gibi hayvanların diş ve pençelerine bakılırsa ihtiras ve parçalamak için yaratılmış oldukları anlaşılır. Ve kavunun meselâ, letafetine dikkat edilirse; yemek için yaratılmış olduğu hissedilir. Kezalik insanın da istidadına bakılırsa fıtrî vazifesinin kulluk olduğu anlaşıldığı gibi. Ruhanî ulviyetine ve ebediyete olan derece-i iştiyakına da dikkat edilirse, en evvel insanın bu âlemden daha lâtif bir âlemde ruhen yaratılmış da teçhizat almak üzere muvakkaten bu âleme gönderilmiş olduğu anlaşılır.

Ruh-ul Beyan Tefsiri gibi eşsiz bir kitabın müellifinin Şam'da manevî bir emir üzerine telif eylediğini bildirdiği "Kitab-ül Hitab" adlı kıymetli tasavvuf eserinden, bu mevzu ile alâkalı kısımlarını özet olarak naklediyoruz.

 

Tevhid-i Hakikinin tariki, zikrullahtır. Yani, lisan ile Esmaullahla iştigaldir. Ve Esmaullah (99) dur ki, efdali «Lâ ilahe illallah» kelimesidir. Zikrolunan isimlere "Esma-i Lâfziyye-i Mecaziye" derler ki "Esma-ül Esma"dır. Zira esma-i hakikiye, telâffuz olandan gayrıdır ki, taayyünat-ı zatiyyedir. Ve bu tayyünat-ı zatiyyeye 'ESMA' dediler. Zira esma ile aralarında kuvvetli bağlantı ve tam münasebet vardır ki; ikiden biri diğeri ile kaimdir. Hususa ki isim, 'Alâmât-ı Müsemma' demektir. Cemi esma ise 'Alâmât-ı Hakk'tır. Ve bu alâmat içinde Zat-ı Hakk'a delâlette. 'Hakikat-i Muhammediyye'den daha çok geniş ve a'zam yoktur. Ve her isim ki zakir ana meşgul olur. O ismin ruh ve sırrı vardır ki kesret-i iştigal ve zakir ile anın arasında münasebet ve ülfet zuhur eder. Ruhanîleri musahhar kılmak için hususi esmaya iştigal edenlerin hâli gibi ve bu ülfet-i ruh hâsıl olduktan sonra eğer fütur-u azimetten mahfuz olup meşgul olduğu isme devam ederse, hakiki esma ile aralarında diğer bir münasebet zuhur edip ondan sonra 'müsemma-i hakiki'ye vusul ve duhul müyesser olur. Bi fazlillâhi teâlâ ve bu duhul ile "Sırr-ı Vahdet" münkeşif ve tevhid-i hakiki vücut bulur.

 

İnsanlardan, ruhaniyeti cismiyetine galip olanlara 'Müterevhin' derler ki, Hızır (a.s.) gibi, velâkin her ruh melek olmaz 'Ervah-ı Müheyme' gibi. Onlar, Şuhud-u Zat'ta devam üzerine olup, âlem ve Âdem'i bilmezler. Ve ehl-i zikrin enfas ve amalinden yaratılmış melekler gibi ki onlar, 'Ervah-ı Mahza'dır.

Cevher-i âlem, aslında Nur-ı ilâhi olmakla 'Ecsam-ı Kesife' ve tabiiyyenin fil hakika mercii nur'dur. Eğer eşyada nuraniyet-i batına olmasa mükâşif (keşfi açılmış veliler) duvar arkasındakini, yerde gömülü olanları, sema üstündekileri keşfedemez ve bu perdeleri yaramazdı. Ve bu letafet hasebiyledir ki bazı evliya duvarlar içinden içeri girerler ve meyyitin kabrinde kalkması ve oturması da böyledir. Bununla beraber üzerinde toprak ve tabut da vardır. Ve yine bu ümmeti merhumenin kâmillerinden dokuz ayda veya dört senede veya daha ziyadede, bir kez iftar edenler zuhur eyledi.

 

Zulüm ve zikri unutmaktan 'Fesad-ı Arz' hâsıl olur. Melâikeden bir sınıf vardır ki onlara 'Seyyar Melekler' derler. Âdemoğullarının nefeslerinden yaratılmışlardır. Onlar daima yeryüzünde sefer ve seyahat eyleyip zikir meclislerini ararlar. Pes, her nerede zikir cemiyeti bulurlarsa birbirlerini ortaya davet edip orada hazır olurlar. Onun için zikir ehline karşı edebe riayet lâzımdır ve ehl-i tezkire muraatı ibadet vacibtir. Zira Celâli Hakk'a ve şanı melâike ve asfiyaya lâyık olmayan veçhile muamele ve tenfir (nefret ettirmek) hazır olan melâikeyi tenfirden maada o meclise Allah'ın gazabının girmesine sebep olur.

 

«Lâ ilâhe illallah» kelimesi, Peygamberimizin şahadeti ile zikirlerin hayırlısı oldu. Zira dört kelimedir ki: nefî, menfî, icab ve mucib. Erbaa-i İlâhiye ki (Allah'a ait dört sıfat): hayat, ilim, irade ve kudret; bu âlemin vücut bulmasının aslıdır. Ve dört tabiattır ki: hararet, bürudet, yübuset ve rutubet; cisimlerin varlığının aslıdır. Ve dört anasır ki: ateş, hava, su ve toprak; müvelledatın varlığının aslıdır ve dört ahlâktır, hayvan vücudunun aslıdır ve dört hakayık ki: cisim, tegaddi, hiss ve nutuk; insan vücudunun aslıdır.

 

Şimdi bir kimse bu dörtleme sırrı üzerine, «Lâ ilâhe İllallah» dese o kimse, bütün âlemin dili olur ki, bütün eşyaların dilinden tevhit etmiş olur. Veyahut nutkunda naip olup (vekil) Hakk dilinden zakir olmuş olur. Yani evvelkisi farka ve cem'e göredir. Enfüs ve Afak’ta mütecelli olan 'Hakk'tır. Pes Hakk kendi kendini zikreder.

 

Baka-i vücut, kelime-i tevhit ile hâsıldır. Dünyanın bekası da kelime-i tevhidin bekasına bağlıdır. Hadis'te gelir ki: 'Yeryüzünde zikri muttasıl ehli münkariz oldukta kıyamet kopar.' Ve zikr-i muttasıl ehlinden murat, amûd-ü semavat (göklerin direği) olan 'Rical' ve 'Aktab'dır. Ki anların her biri hayatlarında, nefes ve nefes-i zikr-i daim üzerine oldukları gibi, intikallerinde dahi o nefes gittikten sonra, başka bir müsteîde intikal eder, intikalle âlem taze hayat bulmaktadır.

Ve yine «Lâ ilâhe İllallah», iki âlemi cem etmekle, hayr-ül ezkâr oldu. Anın için bu ismin gece ve gündüzden vakt-i mahsusu yoktur. Belki ismi mutlak ve zikr-i mutlaktır ve bu cemiyet mülâhaza ve müşahedesiyle zikretmek. Zikr-i enbiya ve kümmel-i evliya'dır ki. Canib-i ûlâya âlidir. Bir veçhile ki anınla, mezkûr asla hail (perde) yoktur.

 

«Lâ ilâhe İllallah» kelimesinin bütün harfleri, huruf-u cevfiyedir ki (içten çıkan) dudak harfi yoktur. Ta ki zikir, halis cevften ola. Cevf (iç). Ve yanında oturanlar zakirin zikrine vakıf olamazlar, bu sebeple zakire kemal-i ihlâs hâsıl olur. Halk arasında zikredenler, kendi işitecek kadar zikretmeli ki riyadan salim ola ve bir hassası da şudur ki bütün harfleri noktadan hâlidir. Zira Kelime-i İhlâstır ki, cemi masivadan tecerrüdü mutazammındır. Ve bu Kelime-i Şahadet'in dört kelimesini söyleyenin leyl-ü neharda ettiği zünub-u mağfur olur.

 

«Lâ ilâhe illallah» 12 harf olduğu gibi, «Muhammed Resûlullah»'da 12 harftir ve sırr-ı münasebetten ötürü Ebu Bekr-i Sıddık, Ömer ibn-il Hattab, Osman ibn-i Affan ve Ali ibn-i Ebu Talip harfleri de 12'dir. Ve bu cihetten neseb-i tıynileri dahi neseb-i nebeviyyeye ittisal ve iltika buldu.

Kelime-i tevhit, Kur'ân Şecere-i tayyibeye (nahil) benzetildi ki Âdem (a.s.)'ın yaratıldığı çamur artığından yaratılmıştır. Nitekim hadiste gelir: 'Pes nahle, bizim ammemiz oldu. Yani 'Pederimiz Âdem'in hemşiresi' gibi olmakla nahil (hurma ağacı) diğer ağaçlar üzerine üstün kılındı. Kelime-i tevhit, diğer zikirlerden üstün olduğu gibi.' Nitekim hadiste gelir: "Benim ve benden önce gelmiş peygamberlerin söyledikleri sözlerin en efdali, «Lâ ilâhe İllâllah»'tır." Bu sebeple efdal efdal'e teşbih olundu. Ve şecere-i tevhit'in arak ve aslı tasdik (Bedeni ve damarları), sakı (dalları) , İhlâs, agsanı (budaklar), amal ve evrakı (yaprakları) , sözleridir. Bâtın-ı fuatta (Kalbin içinde) rüsûh bulan (yerleşen) imana zeval yoktur. Bu iman ve marifetten sonra bir daha küfür ve cehil yoktur. Nitekim hadis-i şerifte:

 

'Allah'ım senden, kalbimin içine işlemiş iman isterim ve yine bir yakin ki, ondan sonra bir küfür olmasın.' buyrulmuştur. Ve Kelime-i Tevhit hısm (Kal'a) ile tabir olundu. Nitekim hadis-i kutside gelir: '«Lâ ilâhe İllallah» kelimesi, benim kal'amdır, her kim kal'ama girerse, azabımdan emin olur.' Zira hısni ile mutahassın olan yani (Kuvvetli bir kal'aya sığınan), dış düşmanların saldırısından korunduğu gibi, kelime-i tevhidin hakikatleriyle hâllenen dahi, batın düşmanların saldırısından mahfuz olup cismanî ve ruhanî azaptan halâs bulur. Cismanî azaptan murat, cehennem ateşidir ki muhassenatın yani güzel ibadetlerin en güzeli olan tevhidin nuru onu söndürür. Ve azab-ı ruhanîden murat da, Allah'tan uzaklaşmak ve kesilmekten hâsıl olan hasret, pişmanlık ve elemdir. Zira tevhit, onu yapan kimsenin vuslatına sebep olur. Vuslattan sonra da ayrılmak korkusu yoktur. Zira demişler ki: 'Hakikat-ı vusulde dönüş yoktur.' Belki dönüş ve irtidat; ehl-i berzah olanlara göredir ki vusulleri nakıs ve zaiftir. Onın için ah ve nale ve şevkten hâli değillerdir. Zira yaklaşmalarında, uzaklaşmak korkusu vardır ki, henüz lâyığı veçhile nihayetine yani gayesine erişmek nasip olmamıştır. Anın için dediler ki: 'Zikr-i muttasıl olmadıkça tecelli-i mezkûr hâsıl olmaz ve mezkûr, nurdur.' Nitekim Kur'ân'da gelir (Nur: 35): 'Nurun nişanı, izale-i zulmettir. Ve zulmetlerin içinde, zulmet-i vücuttan eşed yoktur.' Pes istiğraka: zikirle zulmet-i vücut mündefi (savuşturulmuş) olup nur-ül envar zuhur eder ki herkeste olan 'hısas-ı tecelli' (tecelli nasipleri) anın asıl ve mebdeidir. Ve Kur'ân'da 'zikr-i kesir'den murat, istiğrak-ı mezkûrdur. Yani cemi haller de zikirdir. Bu sebepten kelime-i tevhit, ayet-i müstekılle olmadı. Ta ki hâlât-ı zikirde halef-i hades (Abdestsizlik) dahi dâhil ola. Eğer ki: Taharet üzerine olan zikir, mahbuptur. Ve Hadis'te gelir ki: '4 şey var ki, cünüp olan kimse, bunlardan kesilemez ve bırakamaz.

1 — Sübhanallâh,

2 — Elhamdülillah

3 — Lâ ilâhe illallah,

4 — Allahüekber.'

 

Pes cünüp, bu dört kelimeden men edilmeyince, abdestsiz olan bi tariykıl evlâ, zikirden men olunmaz. Bu sebeple bütün hallerde, zikir ve tesbihten yasak olur. Her ne kadar abdest ve taharet üzerine olan zikir âdâb-ı rical ve süneni (sünnetleri), ehl-i takva halindedir. Cidden bununla amel et. Hidayet Cenâb-ı Rabbül Âlemin Hazretlerinden.

 

Ve esma-i külliye ki icad-ı âlem ve tedbir-i dareyne mütealliktir. (İki evden murat, dünya ve âhirete ait tedbirlerdir). 12'dir ki zikrolunur. «El-Hayyü, El-Alimü, El-Müridü, El-Gâdirü, El-Evvelü, El-Âhirü, Ez-zahirü, El-Batınü, Er-Rahmanü, Er-Rahıymü, El-Müdebbirü, El-Müfessılü»

Ve gerçekçi sofilerin sülûkları, fena ve beka icabı saydıkları, devam edip okudukları, Allahu Teâlâ'nın Esma-i külliyesi dahi 12'dir ki, şunlardır: «Lâ ilâhe İllallah, Allah, Hu, Hakk, Hayy, Kayyum, Kahhar, Vehhab, Fettah, Vahid, Ehad, Samed»

 

Bunların 7'si fena esmasıdır, geri kalan 5'i beka esmasıdır. Ve Kâbe'nin minareleri 7 adet ve Harem-i Nebevi minareleri 5 adet olmak, zikredilen esmaların hükümlerine bakıcıdır. Ve insanın nefesleri ve zikirlerinden melâike yaratılır. Velâkin bazının kelimeleri ve bazının harfleri adedince:

 

ذلِكَ فَضْلُ اللّهِ يؤُتْيهِ مَنْ يَشاَءُْ وَاللّهُ ذُوالْفَضلِ الْعِظيمِ

 

Ve İsm-i A'zam dedikleri, İsmullahtır ki: Allah'ın, bütün isimlerinin hakikatlerini toplamıştır.

Bir zikr vardır ki huzur-u maallah iledir. Bu zikir zakire mensuptur. Zira bunda beka-i resim ve makam-ı abdiyyet vardır. Ve bir zikr dahi vardır ki, mezkûra muzaftır. Yani zikreden mezkûrdur, zakir değil. Ve bunda huzur muteber değildir, zira resm-i abdiyyet fâni ve mazhar yüzünden Hakk baki zahirdir. Bu mertebeye 'kurb-i ferâiz' derler ki âbid Hakk'ın kuvvası olur. Yani Hakk'a, âbid mazhar olur. Ve bu mertebeye işaret edip hadiste gelir: 'Gerçi lisan âbidindir, velâkin kail ve zakir Allahu Teâlâ'dır.' Bu mertebenin, alâmet-i ihtirakı lisandır. Ve Şeyh-i Ekber kuddise sirruhül ethar: 'Kendi nefsinden ihbar edip bir kere beş veya altı saat kadar devamlı Hakk, benim lisanımdan zikretti.' diye buyurmuşlardır. Ve kaçan zikir, kalpte temekkün ve rasih (yerleşse) olsa, kalp dahi nutuk eder. Ve zakir anın nutkunu işitir ve kezalik cümle cesedinin ve belki cemi kâinatın tevhit, zikir ve nutkunu işitir ve kalbinde konuşan ya melektir ki zikirden yaratılmıştır veyahut ervahtan bir ruhtur ki, anı müstelzim (lâzım)'dir. Yoksa Hakk değildir.

 

Zikir, Kur'ân'dır. Pes, zikr-i Kur'ân niyet edene iki ecir vardır.

1 — Ecr-i zikir,

2 — Ecr-i Kur'ân'dır ve vaızdan evvel Kelime-i Tevhit ile başlayıp, Kur'ân ile hatmetmek meşayihin âdetidir. «Lâ ilâhe İllallah» Kur'ân'dır ve Ramazan ayı gecelerinde melike nüzul eder ve melâike ehl-i tesbihtir. Ramazan gecelerinde Teravih'de tesbih dahi Kur'ân'dır. Zira Kur'ân'da tesbihle emir varit olmuştur. Bu manayı bilmeyen, tesbihi fazla bir iş veya sonradan uydurulmuş bid'at sanıp, söyleyeni kınamakla Kur'ân'ı kınamış olur. Ulema-i rüsumdan çok kimseler cehaletleri hasebiyle 'İslâm beldelerinin nice ibadetleri bidattir.' diye kaldırmışlardır.

 

Şeyh-i Ekber (k.s.) buyurmuş ki: 'Bu asırda olan vecd ve sema ehli kimseler dinlerini oyun ve eğlence yaptılar. Pes bir Müslime helâl değildir ki, Semaa kail ola ve ehl-i sema olan şeyhe iktida eyleye.' Ve demişlerdir ki: 'Mürit olursan âlime mürit ol ve her âlime dahi mürit olma. Belki bir âlime mürit ol ki, anın kalbi hayat-ı hakikıyye ve feyz-i ilâhe ile hayy ola. Ta ki sohbet ve ilminden sana faide olsun ve hayat-ı bakiye husule gele. Ve şol şiirler ki, yani kaside ve gazeller ki, onu okuyup dinleyenler onunla aşk-ı mecazî kast eyler. Ehlullah anın dinlenmesini mekruh saydılar. Zira (Maide:3)

 

وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللّهِ بِهِ

 

makulesindedir. Ehlullahın nazmı ise böyle değildir, gerek gazel şeklinde olsun ve gerek olmasın. Zira anların muradları, zikrullah ve işaret-i hakayıktır. Mecaz elbisesinde söylenmesi, gizlemek içindir. O halde böyle olanların sözü ve dinlenmesi helâldir.

Zira (Enam: 121):

 

مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّهِ

 

Gerek teganni ile olsun, olmasın. Namazdan sonra mescitte oturup zikretmek, kefarettendir. (Geçmiş günahları siler.) Zira mescitte, zikirsiz ve namazsız oturmak mekruhtur. Namazda okunan ve söylenenlerden en faziletlisi zikrullahtır."

 

Mafsalların şükrü hakkında Buharî'de: "Her gün 300 mafsalın her biri için, en az birer sadaka vermek lazımdır ki, yekûnu 360 sadakadır. Herkesin buna gücü yetmeyeceğinden, zikrullah ve diğer hayrat işleriyle, bunu telâfi ederek, sadaka sevabı ve nimete şükür ecri almak mümkün olur."

 

Hadis-i şerifte: "Hevay-ı nefsinizle, düşmanlarınızla harp ettiğiniz gibi savaşınız." buyrulmuştur. Bâtıni düşmandan murat: Nefis ve şeytandır. Zira şeytanın dahi nefis gibi saldırısı, batından, yani iç yöndendir. Her ne kadar zahirde kafa tarafından hortumunu, insan kalbi üzerine koyup vesvese verdiğinden (Hannas) denilmiş ise de; eğer kalp uyanık olup gaflette değil de, zikrederse, şeytan geriler. Çünkü zikir nuru onu yakar.

 

Cihad-ı Ekber'de; lisan ile olan cihat, gizli ve aşikâre yapılan zikrullahtır. Çünkü salikin, nefis ve şeytanın zararlarını defetmekte ve Rahman'ın rahmetini celp etmekte yegâne meşgalesi, zikrullahtır.

1 Marifetname, S. 337

Gezi