Buradasınız: Ana Sayfa / Sohbetler / Allah'ı Niçin Anıyoruz / Müslüman Büyüklerinin Zikre Dair Görüşlerinden Numuneler - 4

Müslüman Büyüklerinin Zikre Dair Görüşlerinden Numuneler - 4


İhya-i Ulumiddin'in bu bahsinin kenarında bulunan, iyi ahlâk ve güzel sıfatlar edinmek bahsinde, hülâsaten denmiş ki: "Sofinin kalbi, devamlı Allah (c.c.) Hazretlerine yönelmek ve yine kalp ve lisan ile devamlı zikir sayesinde zikr-i zata terakki eder, o zaman Arş mesabesinde olur. Nasıl ki Arş, âlem-i halk hükmünde kâinatın kalbi ise kalp de, âlem-i emir ve kudretin Arş'ı olur.

 

Sehl ibn-i Abdullahi't Tüsterî Hazretleri diyor ki: Kalp, arş ve sadır (göğüs) da kürsü gibidir. Nitekim Allahu Teâlâ (c.c.) Hazretleri : — Ben, arz-ı semaya sığmam, ancak mü'min kulumun kalbine sığarım buyurmuştur. Binaenaleyh mü'min kulun kalbi, zikr-i zat nuru ile sürmelenince ve Cenâb-ı Hakk kurbiyyet (yakınlık) nesiminden (rüzgârından) dalgalanan deniz gibi olunca, nefsin ahlâk cetvellerine yani ark'larına, sıfat-ı İlâhiyye ile tahallûk (ahlâklanmak ve sıfatlanmak) nasip olur denmektedir.

 

Bundan sonra, kalbe gelen şeytanın, havatır ve vesveselerini defetmek için, zikrullah lâzım olduğu izah edilmektedir.

İmam-ı Gazali Hazretleri, kalbin manevî hastalıklarına ilâç faslında da buyuruyor ki, İnsanlar dört türlüdür:

 

1 — Bir insan var ki: Kalbi, zikrullaha müstağraktır, dünyaya hiç iltifat etmez. Ancak geçim zaruretlerinde dünyaya o nispette cüzî iltifatı vardır ki, bu kişi sıddıklardandır. Bu rütbeye, uzun riyazatlar ve yine uzun müddet şehevattan sabırla erişebilir.

 

2 — İkinci nevi insan da: Kalbini dünya kaplamıştır, kalbinde zikrullaha yer kalmamıştır, ancak dili ile lâkırdı kabilinden zikrullahı yapar. Allah ismi dilinden bazen çıkarsa da, kalbine girmemiştir. Bu kişi, helak olanlardandır.

 

3 — Üçüncü sınıf insan da hem dünya, hem de din işiyle meşgul olur. Velâkin kalbinde galip olan dindir. Bu kişinin cehenneme girmesi zarurîdir. Ancak, kalbinde zikrullahın galebesi nispetinde cehennemden kurtulması süratli olur.

 

4 — Dördüncü sınıf insan da dünya ve dinden her ikisiyle de meşgul olur. Lâkin dünya, kalbinde daha galiptir. Bunun cehennemde kalması uzun sürer. Fakat kalbinde samimi olarak zikrullah varsa, muhakkak er geç kurtulur. Nefis, mubahlardan kesilmezse harama da düşebilir. Bu sebeple bir kimse dilini gıybet ve fuzulî sözlerden kesmek istiyorsa onun hakkı sükût etmek, her şeyden susmaktır. Ancak zikrullah ve din için mühim olan şeyleri okumalı ve söylemelidir. Ta ki bu kimsenin konuşma şehveti ölsün. O zaman konuştuğu vakit ancak Hakk'ı söyler (gerçeği söyler) ve böylece sükûtu da konuşması da ibadet olur. Diğer şehvetler de buna kıyas edilmeli.

 

İbn-i Mesut Hazretleri'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte: "Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri: 'İnsanlar üç kısımdır. Birincisi, Allah (c.c.) Hazretlerini zikredenlerdir ki bunlar ganimete nail olmuşlardır. İkincisi, sükût etmekle selâmet bulanlardır. Üçüncüsü batıl sözlere dalanlardır ki bunlar helak olanlardır.' buyurdu."1

 

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri: "Nuh (a.s.) vefat ederken iki oğlunu çağırdı, bunlara dedi ki: 'Size iki şey emrediyor, iki şeyden de nehyediyorum, yani yasaklıyorum. Menettiklerim yani yasakladıklarım: Şirk ile kibirdir. Ve yine sizlere «Lâ ilâhe İllallah» ile emrediyorum, çünkü gökler ve yerler ve bunlarda bulunanlar terazinin bir kefesine ve «Lâ ilâhe illallah» da diğer kefesine konsa, «Lâ ilâhe illallah» tarafı ağır gelir. Ve yin, gökler ve yerler ve bunların muhteviyatı bir halka olsalar, üzerlerine «Lâ ilâhe illallah» konsa, bu halkayı kırar. Sizlere ikinci emrim de: «Sübhanallâh ve bihamdihi» tesbihidir. Çünkü bu her şeyin namazıdır ve bununla her şey rızıklanır' buyurmuştur."

 

"Saadetten başka maksut ve gaye yoktur. Kullar için de, Mevlâlarına kavuşmaktan başka saadet yoktur. Bir şeyin fazilet ve kıymeti âhirette, Allahu Teâlâ (c.c.) Hazretlerine kavuşmak saadetine ne derece hizmet ediyorsa o nispettedir. Mevlâ'mıza kavuşmak veya yaklaşmak hususunda, bir şeyin ne kadar yardımı varsa o nispette faziletlidir. Şu aşikârdır ki, âhirette Allahu Teâlâ'ya (c.c.) kavuşmak saadetine erişmek; ancak dünyada iken Allah (c.c.) Hazretleri'nin muhabbetini tahsil etmek ve O'nunla ünsiyet kurmağa mütevakkıftır. Muhabbet de; ancak marifetle husule gelir ve marifet de, devamlı tefekkürle husul bulur. Ünsiyet, ancak muhabbet ve devamlı zikirle hâsıl olur, zikir ve fikir üzerine devam ve muvazabat da; ancak dünya sevgisini kalpten kesmekle mümkün olur. Dünya muhabbeti, kalpten dünya lezzetleri ve şehvetlerini terk etmekle kesilir. Şehvetlerin terki de, ancak şehvetleri kökünden koparıp atmakla mümkündür, şehvetleri kökünden koparıp atmak da ancak Allah (c.c.) Hazretlerinden korkmakla ve korku ateşiyle yanmakla sökülür, atılır."2

 

Yine Su-i Hatimenin (İmansız ölmek) manası faslında diyor ki: "Korkunç su-i hatimeye hazırlıkla meşgul ol, zikrullah üzerine devam eyle ve kalbinden dünya sevgisini çıkart. Azalarını günah işlemekten muhafaza eyle ve kalben de günahları düşünmek, masiyet ve ehlini görmekten de kaçın; çünkü onları görüş kalbine ve fikrine tesir eder. Uyurken de abdestsiz uyumaktan sakın, batınında temiz olarak uyu ve zikrullah kalbine galebe eyledikten sonra uykuya dal.

 

Lisan ile zikrin eseri (tesiri) azdır. Onun için kalben zikre ehemmiyet ver ve her nefesini murakabe et, göz açıp yumuncaya kadar Allah (c.c.) Hazretleri'nden gaflet etme.

 

Hazret-i Cabir (r.a.), "Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri, bize hutbelerinde: 'Her kim, başka bir şey karıştırmaksızın, «Lâ İlahe İllallah» ile gelirse ona cennet vacip olur.' Bunun üzerine Ali Kerremallahu vechehu Hazretleri ayağa kalktı: 'Anam babam sana feda olsun. Başkasını karıştırmamak tabirinizi anlayamadık, onu bize açıklar ve tefsir eder misiniz?' dedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri buyurdu ki: 'Dünyayı isteyerek ve ona tâbi olarak muhabbet etmektir. Çünkü bir kavim vardır ki Peygamberlerin sözlerini söylerler, fakat amelleri cebabire (zorbalar) amelidir. Binaenaleyh her kim ki, «Lâ ilahe İllallah» ile gelir de onda bu sakıncalardan birisi bulunmazsa, ona cennet vacip olur.' buyurmuşlardır."

 

Hz. Ömer (r.a.)'dan rivayet edilen bir hadiste de:

"Altın ve gümüşü kasalara koyup da Allah (c.c.) yolunda infak etmeyenler hakkındaki (AZAB) ayeti gelince, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri: 'Dünya, altın ve gümüş helak olsunlar.' buyurdu. Bunun üzerine Ashap dediler ki: 'Ya Resûlullah, Allah (c.c.) bizi altın ve gümüş biriktirmeden menediyor, o halde ne toplayıp biriktirelim?' diye sordular. Cevaben buyurdu ki: 'Sizler, zikreden lisan ve şükreden kalp ve âhiret işlerinizde size yardımcı olacak saliha kadın edininiz.' buyurdular."

 

Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri: "İsa (a.s.) buyurmuşlar ki; Dört şey vardır ki, müşkülatla elde edilir. Birincisi susmaktır ki ibadetin başlangıcı budur.

İkincisi, tevazudur.

Üçüncüsü, çok zikir yapmaktır.

Dördüncüsü, eşyanın azlığıdır."

 

İhya-i Ulumiddin'in bir kısmı kenarındaki "Avarif-ül Maarif" kitabında da, şu ibare var:

"Zikrin nuru var ki, şeytan, bu nurdan sakınır, nasıl ki bizler, ateşten sakındığımız gibi."

 

İmam-ı Gazali Hazretleri "Zühdün Derecatı" bahsinde de, zühdü üçe ayırmış: "Birincisi, cehennemden ve âlemlerden kurtulmayı düşünür. İkincisi, cennet ve nimet ve lezzetlerine nail olmayı düşünür. Üçüncüsü ise, Allah (c.c.) Hazretlerinden başkasına rağbet etmeyecek, O'na vuslatı düşünecek ve cehennem ve âlemlerden halâsı veyahut cennet ve lezzetlere nailiyeti asla düşünmeyecek. Bilakis bütün düşüncesini Allahu Teâlâ (c.c.) Hazretlerine müstağrak kılacak ve sabaha çıktığında bütün arzu ve emelleri, yalnız tevhid-i hakiki olarak Allah olacak. Çünkü Allah (c.c.) Hazretleri'nden gayriyi talep eden, talep ettiği şeye tapmış demektir. Her matlup, mahbuptur. Allah (c.c.) Hazretlerinden gayriyi talep etmek şirk-i hafi (gizli şirk)'dir. Onun için, ariflerin zühdü budur."

 

Bize göre zühd: Allah (c.c.) Hazretlerinden meşgul eden her şeyi terk etmektir. Kur'ân'da tevhide dair zikrolunan ayetlerin hepsi de, bizi ağyardan yani Allah (c.c.) Hazretlerinden başkasından ilgimizi kesmemizi ve ancak Vahid-i Kahhar olan Allahu Teâlâ (c.c.) Hazretlerine tevekkül edip, O'na dayanmaya bizi tembih etmekte ve uyarmaktadır.3

 

"Beyan-ü Ahaval-il Mütevekkilin" yani, "Tevekkül Edenlerin Hallerini Beyan" faslında: "Ashab-ı Kiram'dan bir fakir ölmüş, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri, İmamı Ali (k.v.) ve Üsame (r.a.) Hazretlerine emir buyurdu. Yıkadılar ve bürdesiyle yani elbisesiyle kefenlediler. Defnedilince, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri Ashabına: 'Bu kişi kıyamette, yüzü Ay'ın Bedir hâli gibi ba's olunacaktır. Yani kabirden kalkacaktır. Şayet bir hasleti var ki, o olmasaydı kuşluk güneşi gibi nurlu olacaktı.' buyurdular. Ashap, sordular: 'Nedir o hasleti?' buyurdu ki: 'Bu kişi, gündüz saim, geceleri kaim ve Allahu Teâlâ (c.c.) Hazretlerini çok zikreden bir kimse idi. Fakat kış gelince yaz için yazlığını ve yaz gelince de kış için kışlığını depo ederdi. Bu hasleti mani oldu. Sizin yakınınız ve azimet sabrınız noksandır.' buyurdular."

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri, bizi ticaret ve sanatı terke teşvik etmedi. Bilakis herkesi Allah (c.c.) Hazretlerine davet etti ve herkesi, fevz-i necatlarının; kalplerini dünyadan vazgeçirip Allah (c.c.) Hazretlerine bağlanmakta olduğuna irşat etti. Allah (c.c.) Hazretleriyle iştigalin umdesi yani esası da kalptir.

 

Sehil rahimehullah'a sordular: "Azığın nedir?", "Hayyu Kayyum'un zikridir." deyince dediler ki: "Biz sana vücudunun kıvamından, yani dayanağından sorduk." dediler. Dedi ki: "Vücudumun dayandığı ilimdir." Tekrar sordular ki: "Biz sana gıdadan sorduk", cevap verdi ki: "Gıda zikirdir" deyince, "biz sana cesedin beslenmesinden sorduk" diye sorduklarında dedi ki: "Bırakın cesedi sahibine, çünkü cesedi ilk defa veren ve terbiye edip büyüten, sonunda da onun velisi olur. Şayet o cesede bir illet gelirse, saniine (sanatkârına) iade ediniz. Çünkü bir eşyanız ayıplanırsa, onu yapan ustaya iade edilince tekrar düzeltip size iade ettiği gibi." buyurmuşlardır.

 

"Allah Muhabbetini Kuvvetlendiren Sebepleri Beyan" faslında özet olarak diyor ki: Âhirete halkın en sait olanı Allah'a muhabbeti en kuvvetli olandır, bu da iki sebeple husule gelir:

 

1 — Kalpten dünya alâkasını kesmek ve Allah'tan gayrisinin muhabbetini kalpten çıkarmaktır. Çünkü kalp boş kap gibidir. İçindeki su boşalmadıkça sirke dolduramazsın. Bunun gibi Allah'tan başkasıyla ne kadar meşgul olursa o nispette Allah muhabbeti noksanlaşır, işte bu tefrit ve tecride (Enam: 91)

 

قُلِ اللّهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

 

ayeti işaret etmiştir ve Resûlullah (s.a.v.): "Yeryüzünde Allah'ın en buğuz ettiği mabut, hevay-ı nefistir." ve yine buyurmuş ki: "Her kim ihlâsla «Lâ ilahe İllallah» derse cennete girer." buyurmuştur. Burada İhlâs manası: Kalbini Allah için halis yapmasıdır. o takdirde kalbinde Allah'a ortak olacak başka bir şey kalmaz demektir. Böylece kalbinin sevgilisi ve kalbinin mabudu ve kalbinin maksudu yalnız Allahu Teâlâ olur. Dünya muhabbetini kalpten kesmenin yolu da sülûktur. Sülûk ile elde edilecek sıfat-ı mahmude ve ibadetlerin cümlesinden kalbin Allah'tan gayriden tahareti hâsıl olur ki, bu temizlik ve genişlik üzerine marifetullah ve muhabbetullah nazil olur. Bu taharete şu hadis-i şerifle işaret buyrulmuştur: "Temizlik imanın yarısıdır."

 

2 — Muhabbetin kuvvetlenmesi için ikinci sebep, Allahu Teâlâ'nın marifetinin kuvvetlenmesi ve genişleyerek, kalbi, dünya meşgalelerinden ve alâkalarından temizledikten sonra olur ki, bir tarlanın evvelâ ekilmeğe salih hale getirilmesinden sonra tohum atmak gibidir. Bu tohumdan muhabbet ve marifet ağacı biter ki, kelime-i tayyibedir. (İbrâhim: 24)

 

ضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاء

 

ve yine (Fâtır: 10)

 

إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ

 

ayetleri buna işarettir. Amel-i salihten gaye: Kalbi evvelâ dünyadan tahir etmek, sonra bu tahareti idame etmektir. Bu marifete kalpten dünya meşgalelerini kestikten sonra erişebilmek ancak fikr-i safi ve zikr-i daimle mümkündür. Bu faslın nihayetinde, hülâsasını yapan İmam-ı Gazali Hazretleri diyor ki: "Eğer sen, Allah'a vuslat etmek saadetini istiyorsan dünyayı arkana at ve bütün ömrünü zikr-i daime ve fikr-i lâzıma gark et, o zaman bu saadetten bir parçacık tadarsın. Fakat bu az parçacık saadetle sonsuz mülk-ü azîme nail olursun." buyurmuştur.

 

Allah'ı sevmenin alâmeti: Allah'ın zikrini sevmek, Allah kelâmı olan Kur'ân'ı sevmek, Allah'ın Resûlü'nü sevmek ve Allah'a nispet olunan her şeyi sevmektir. Ve Allah'ı sevdiğinin bir alâmeti de Allah'tan başka fevt ettiği şeylerden dolayı teessüf etmemek ve buna mukabil Allah'ı zikretmeksizin geçen her saati için çok üzülmektir ve bundan dolayı nefsine kızmak ve tövbe eylemektir.4

 

Muhabbet faslının "Hatimet-ül Kitab" kısmında: "Süfyan-ı Sevri Hazretleri demiş ki, 'Muhabbet Resûlullah (s.a.v.)'e ittibadır.' ve diğer ehlullah da; 'Muhabbet, devam-ı zikirden ibarettir.' demişlerdir."

İmam-ı Ali (k.v.) Efendimiz, Resûlullah (s.a.v.)'e sünnetinden sordum, buyurdular ki: "Marifet sermayem, akıl dinimin temeli, sevgi esasım, şevk bineğim, zikrullah enîsim, Allah'a itimat hazinem, mahzunluk arkadaşım, ilim silahım, sabır elbisem, rıza ganimetim ve acizlik öğünmem, züht sanatım, yakin kuvvetim, doğruluk şefaatçim, taat hasebim, cihat ahlâkım ve göz bebeğim de namazdır."

 

"Niyete müteallik amellerin tafsilâtı" faslında, Zikir için halvete çekilmek yahut zikrullahı dinlemekten bahsedildikten sonra şu hadis-i şerifi bildiriyor: "Her kim, sabahleyin mescide zikrullah için veya başkalarına zikir yaptırmak veyahut irşat ve vaaz için giderse Allah yolunda harbeden mücahit gibi olur." Niyet bahsinin sonunda: "Allah yoluna sülûkun tamamı, şeytanla harp etmek ve boğuşmaktır ve kalp için ilâçtır."

 

"Lisan: Zikrullah, başkalarını irşat ve vaaz için yaratıldı. Bu sebeple mü'min bütün uzun günde dilini zikrullahtan başka yerde hareket ettirmeğe nefsine şart etmeli ve kabul ettirmelidir. Çünkü mü'minin nutku zikir olmalıdır."

 

"İmam-ı Ali (k.v.), sabah namazını kıldırdıktan güneş dokuncaya kadar zikirle meşgul olduklarından Ashab-ı Kiram'ı meth etmiş ve 'onların benzerini şimdi göremiyorum' dedikten sonra: 'Onlar zikir yaptıkları zaman fırtınalı rüzgârlı günde ağaçların eğilip kalktıkları uzandıkları gibi uzanırlardı ve gözlerinden akan yaşlardan elbiseleri ıslanırdı.' buyurmuştur."5

 

"Fazilet-üt tefekkür" faslından: "Havariler, İsa (a.s.)'a sordular: 'Ya Ruhullah, yeryüzünde senin mislin var mı?' dediler. Buyurdu ki: 'Evet, her kimin konuşması zikir, susması fikir ve bakışı ibretle olursa, o kimse mislim ve benzerimdir.'"6

 

"Sıfatu's Sırat" faslında: "Âhiretteki tehlikeli haller i için bir kal'a ve sığınak yoktur, ancak sıdk ile söylenen kelime-i tevhit yani «Lâ ilahe İllallah» vardır; bu kelime sığınak olur. Bundaki sadakat; Allah'tan başka maksudu olmamakla mümkündür, dünya şehvet ve arzularına tapıyorsa, onun tevhidinde sadakat aranmaz ve böyle kimsenin durumu tehlikelidir. O halde sıdk ile tevhit yapamıyorsa, Resûlullah (s.a.v.) Efendimizi sevenlerden olsun ve Sünnet-i Peygamberiye tazim ve sa'y-ü gıda haris olsun ve ümmetimin velilerinin kalplerine riayet ve sevgi-saygıda bulunsun ve onların dualarını kazanmağa gayret etsin ki, Peygamberimizin ve velilerinin şefaatlerine nail olarak kurtulsun, böylece uhrevi sermayesi az, bile olsa şefaatle kurtulması umulur."

 

"Allahu Teâlâ kıyamet günü buyuracak ki: 'Beni, bir gün bile olsa zikredeni ve yahut bir mahalde Ben'den korkanı cehennemden çıkarınız.' emrini verecek."7

 

İmamı Gazali Hazretlerinin kitabının zikre dair kısımlarını iktibas ediyorum: İmam-ı Gazali Hazretleri bütün ilim dallarını inceliyor, hiç birisinde, Allah'a götürecek yol olmadığını izah ve ispat ettikten sonra, esası i zikrullah olan "Mutasavvıfların Tarîkına Dair"8 başlıklı bölümde: "Bu ilimlerin tetkikini bitirdikten sonra bütün himmetimle tasavvuf yolunu i tetkike başladım. Şunu anladım ki bu yol ancak ilim ve amelin ikisi ile tamamlanıyor. Mutasavvıfların ilmi, netice itibarıyla nefse ait geçitleri atlatmaktan, onun kötü ahlâkı ile fena vasıflardan kendilerini uzaklaştırmaktan ibarettir. Bu suretle insan, kalbini Allah'ın gayri şeylerden boşaltır, onu zikri ile bezer."

 

İmamı Gazali Hazretleri büyük velilerin kitaplarını okuduktan sonra diyor ki: "Anladım ki, büyük mutasavvıfların elde etmek istedikleri gaye öğrenmekle değil; Tutmak, yaşamak, hal ve sıfatları değiştirmek sureti ile elde edilir. Sıhhatin ve tokluğun tariflerini, sebeplerini ve şartlarını öğrenmekle; sağlam olmak, tok olmak arasında ne kadar büyük fark var, yine bunun gibi sarhoşluğun (Mideden yükselen buharın dimağı istilâ etmesinden hâsıl olan bir haldir) tarifini bilmek ile sarhoş olmak arasında da büyük fark vardır. Hakikatte sarhoş, sarhoşluğu tarif edemez fakat sarhoş olmuştur. Ona dair hiç bir bilgiye sahip değildir. Ayık, sarhoşluğu tarif eder, levazımını bilir. Hâlbuki kendisinde sarhoşluk yoktur. İşte bunun gibi zühdün (dünyadan yüz çevirmenin) hakikatini, şartlarını, sebeplerini bilmekle zahit hayatı yaşamak, nefsi dünyadan vazgeçirmek arasında da fark vardır.

 

İyice anladım ki mutasavvıflar iyi hallere sahiptirler, kuru sözlerden uzaktırlar. Bu meslekte ilim tahsil ettim, benim için, ancak tatmak, o yolun adamı olmakla elde edilebilenden başka bir şey kalmamıştır... Ben de şu kanaat hâsıl olmuştu ki, âhirette saadete kavuşmak için tek yol takva (Günahlardan, sakınmak) ile yaşamak, nefsi hevâ ve hevesinden menetmek yoludur. Bu hareketin başı da, bu gurur diyarından (Dünyadan) uzaklaşmak, âhirete bağlanmak, bütün varlığımla Allah'a yönelmek suretiyle dünyadan kalbin ilgisini kesmekti. Bu da ancak makamdan, maldan yüz çevirmek; insanı yüksek gayelerden alıkoyan meselelerden, alâkalardan kaçmak ile tamam olabilirdi. Sonra kendi durumumu göz önüne getirdim. Baktım ki dünya alâkalarına dalmışım, bu alâkalar her taraftan beni çevirmişti. Yaptığım işleri düşündüm en güzeli tedris ve talim idi. Bununla da âhirete pek menfaati olmayan ehemmiyetsiz bir takım ilimlerle meşgul olduğumu gördüm. Tedristeki niyetimi yokladım. Onun da, Allah rızası için olmadığını; mevki sahibi olmak, şan ve şeref kazanmak arzusundan ileri geldiğini anladım, uçurumun kenarında olduğuma kanaat getirdim... Nefsim bu makamlardan ayrılmama razı olmuyordu, fakat imam münadisi de şöyle sesleniyordu:

 

Göç zamanı gelmiştir, ömrün sona ermek üzeredir, uzun âhiret seferi vardır, şimdiye kadar edindiğin amel ve ilim hep riya ve gösterişten ibarettir, şimdi âh