Buradasınız: Ana Sayfa / Sohbetler / Allah'ı Niçin Anıyoruz / Müslüman Büyüklerinin Zikre Dair Görüşlerinden Numuneler - 8

Müslüman Büyüklerinin Zikre Dair Görüşlerinden Numuneler - 8

 

İmam Abdülvehhap Şarani (r.a.) Hazretleri toplamaya buyurmuş ki: "Halkı, zikir meclisine toplamaya sebep olup da herhangi bir mani ile orada hazır olamadınızsa o mecliste bulunan halkın sayısınca ve onların yaptıkları zikir kadar Cenâb-ı Hakk'ı zikir ederek o mecliste bulunmayışınızı kaza etmeli ve telâfi eylemelidir. Ayet-i kerimedeki: 'Hayratta yarış yaparlar.' emri ile amel ederek keza, 'Mü'min hayra doymaz.' hadis-i şerifi ile amel etmek için. Daha sonra, gecenin sülüs-ü âhiri olan seher vaktinde daima uyanık olmak ve mevkib-i ilahiye katılmak ve Cuma ve Kandil günleri bütün gece uyumayarak ibadet ve zikretmek lüzumundan bahsetmektedir. Her gece kalp gözümüz ile bütün Müslüman beldelerini Allahu Teâlâ'nın ism-i azamını zikrederek gözden geçirip sonra uyumak lüzumunu ve bu gezisiyle aynaya akseden şehirler, dağlar, denizler gibi bütün Müslüman iklimlerinin zikir ile dolacağını bildirmektedir."

 

Allahu Teâlâ'yı sırf emrine uymak kastiyle zikredeceğiz, diğer ibadetlerde olduğu gibi. Yoksa Allahu Teâlâ'yı tenzih ve takdis gibi bir maksat takip etmeyeceğiz. Çünkü Allahu Teâlâ'da hiç noksan yok ki biz tenzih edelim ve yine bizim gibi insanlar zikir esnasında Allah ile oturduğum iddiasında da bulunmamalıdır. Zira O zatın huzurunda bulunan. O'nun huzurundan ve ahlâkından faydalanarak ayrılır. Ve sayısız, hediye ve inayetlere nail olarak huzurundan çıkar, bu mertebeye ermemiş kimsenin "Allah'ın Celisi idim" iddiasında bulunması yalancılık olur. Cüneyd Hazretlerine sordular ki: "Emsalin ve akranında bulunmayan ilimleri sende görüyoruz, bunları nereden öğrendin?" dedi ki: "Otuz seneden beri Allahu Teâlâ'nın huzurunda oturduğumdan oradan istifade ettim."

 

Bütün gaflet mevkilerinde Allah'ı zikretmeliyiz. Çarşılar eğlence yerleri gibi herkesin gafil oldukları yerde zikir ile meşgul olmak, buralardaki gafillere zikir sebebi ile rahmetin inmesi kastiyle yapılmalıdır. Böyle yapan kimse oradaki gafillere de zikri sebebi ile inen rahmetin isabetini temin etmekle muhsinlerden olacaktır. Buna tasavvuf edebiyatında "Ârifin Rabbi ile halveti" denir. Muhiddin-i Arabî Hazretleri buyurmuş ki: "Buralardaki zikirler gizli olmalıdır ki orada gaflette kalan insanlara bizim zikrimiz sebebi ile inen rahmetin farkında olmasınlar ve bilmesinler."

 

Ve yine Kur'ân okumak veya zikir için oturduğumuzda herhalde taharet üzerinde yani abdestli olmağa çalışmalıyız, hiç olmazsa teyemmüm etmeliyiz. Çünkü zikir, Kur'ân ve Resûlullah'a salâvat-ı şerifeyi düşünen kimse bunların Allahu Teâlâ ile münacat etmek olduğunu ve namaz hükmünde olduğunu anlar. Allahu Teâlâ'ya taharetsiz muhatap olan kimsenin edebi azdır.

 

Zikirlerimizi cehren yapmalıyız. Sair ef'al ve akvalimizi de yani sözle yapılan ibadetlerimizi de cehren yapmalıyız ki, kirâmen kâtibin meleklerinin hakkına vefa etmiş olalım. Çünkü bu melekler Allah'ın bize gönderdiği elçilerdir. Sözlerimizi, işlerimizi yazarlar. Binaenaleyh bunlar yazarken bu melekleri sevindirmek ve memnun etmek için cehren yani açık konuşarak yapmalıyız. Zira yine bu melekler, sahibi oldukları insanların hayırlı amellerinin çokluğu ile övünürler.

 

Bir gün ve bir gecede, lafza-i Celâl olan Allah, Allah ismini o günde alacağımız 24.000 nefesi karşılayacak derecede yirmi dört bin defa zikretmeliyiz, bundan aşağıya düşürmemeliyiz ki, o günkü nefeslerimize taksim edilince gafletle bir nefes almış olmayalım. Ey kardeş, bil ki senin ömründen sana hesap edilecek yani âhirete lehine kaydedilecek olan ancak dünyada iken Rabbin ile huzurda olduğun zamanlardır. Bunun haricinde gafletle geçen zamanlarda ölüm müsavidir. O halde bütün saatlerini zikirle geçiremiyorsan isyan, gaflet ve sehv ile boş geçen zamanlarını diriltebilmek için günde muayyen saatler ayır, onları zikirle geçir ve o saatlere riayet et; bunu vazife edin. Nasıl ki horozlar ve benzeri kuşlar gecenin muayyen saatleri gelince muhakkak o saatlere riayet ederek öterlerse senin gibi saçı sakalı ağarmış bir insanın lâşe gibi bütün gece uyuyup da bu hayvanlar derecesine bile ulaşamaması ve seher vakitleri uyanmaması lâyık değildir.

 

Ömrümüz 40 yaşına erişince uyku döşeğini katlayıp kaldırmalı ve Rabbimizin ibadetine yönelmeli. Ve her nefeste durmaksızın âhirete sefer ettiğimizden gaflet etmemeliyiz. Bu andan sonra ömrümüzün her zerresi 100 senelik ömür kıymetindedir. Ve 40'ından sonra rahatı bırakacağız, dünya vazifesi ve zihniyeti üzerinde kimse ile rekabete girişmeyeceğiz. Ve dünyevî bir şey ile asla ferahlanmayacağız. Zira 40'dan sonra ömür daraldı. Artık kabir kapısına gelmiş bir kimsenin gaflet, sehiv ve eğlencelerle münasebeti kalmaz. İmam-ı Şafiî (r.a.) 40 yaşına gelince eline asâ almış; "Daha gençsin, bu asâ ihtiyar işidir, niye taşıyorsun?" diyenlere, "Bu dünya evinden yolcu olduğumu âhirete göçeceğimi hatırlamak için taşıyorum." demiştir.

 

Şeyhim ve Seyyidim Aliyyül Havas Hazretleri dedi ki: "Her kim nefsinin aynasını cilâlamağa çalışırsa kalbi bütün mevcudat için ayna olur. Geçmişten ve gelecekten ona haber verir. Ve insanların sözü olan kitapları mütalaa etmek ihtiyacını duymaz."

 

Dünya oğullarından birisi ile tanışırsak onu tatlılıkla dervişlerin yoluna ve Allahu Teâlâ'nın zikrine muhabbet etmeye ve sabah, akşam ve gece, gündüz zikretmeye teşvik eylemeliyiz. Eğer zikri sever ve devam ederse, ona yakınlık gösterir arkadaşlarımız ve talebelerimizden sayarız, fakat icabet etmez ve zikir meclislerimizde oturmak ona ağır gelir, uykum geldi der kalkarsa o zaman arkadaşımız değil, tanıdığımız olur. Yani ashabımızdan değil, marifimizden olur. Çünkü sahiplikte her ikisinin kalplerindeki perde kalkar, sahibinin içtiği bardaktan o da içer, böylece şeyhindeki ilimler ve maarif müride intikal eder. Ebu Bekir Sıddık (r.a.)'ın göğsüne konan sırrın sebebi budur.

 

Bize ahitler alındı ki Allahu Teâlâ'ya ve mevcudatın kafesine karşı ister konuşan isterse susandan olsun, edeple muamele edeceğiz. Her birisine karşı münasip şekilde edeple hareket edeceğiz. Allahu Teâlâ'ya karşı nimetlerini idrak etmek ve zikrini çok yapmak, Allahu Teâlâ'nın daima bizi gördüğü ve bize nazarı olduğundan hiç gaflet etmemek ve Allahu Teâlâ'nın kapılarını çok murakabe etmekle olur. Zira dünya ve âhirette nelere ihtiyacımız varsa hepsi Allahu Teâlâ'nın kapısından çıkar. Allah'ın ayetlerine muamelemiz de, onların manalarını tefekkür etmek, ibret almakladır. Peygamberler ve onların kümmelin varisleri olan ulema ve salihlere de, mekarim-i ahlâkta iktida etmek yani uymak, kötü ahlâktan kaçınmakla muamele yaparız.

 

Meleklere muamelemizde: Zahir ve batın taharete devamla yemek, içmek ve ef'al (işlerimiz) ve akvalimizden (sözlerimizden), kötü akidelerimizden (inanışlarımızdan) husule gelen kötü kokuları izale etmekle olacak. Nasıl ki melekler bizi hiç incitmiyorsa, bizim de onları hiç incitmememiz gerekir. Ve kâtip meleklerimize hayırdan başka yazacak bir şey bırakmamalıyız. Hayır yapamazsak, istiğfar ve zikrullahı çok yapmalıyız...

 

Zaviye, şeyhinin cemaatle namazdan veyahut zikir meclisinden kaybolup da, bunlara katılmayanları muatebe etmesi yani bunlara çıkışması ve azarlaması gerekir, isterse uyumak için evime gittim, karımın ve çocuklarımın hakkını yerine getirmek icap ettiğinden gelemedim, diye mazeret beyan edenin mazeretini de kabul etmemelidir. Evrad ve ezkârın okunduğu meclisten ancak şeyhin işaret ve müşahedesi ile kalkılabilir. Zira ayet-i kerimede (Nur:62)

 

وَإِذَا كَانُوا مَعَهُ عَلَى أَمْرٍ جَامِعٍ لَمْ يَذْهَبُوا حَتَّى يَسْتَأْذِنُوهُ

 

buyrulmuştur. Zikir meclisi ise şüphesiz ve gerçekten bütün fazilet ye güzellikleri toplamış bir iştir.

Ve zikir meclisinde oturanların abdest tazelemeleri icap edince de toptan kalkmamalı, teker teker alıp gelmelidirler ki, orada kalanların kalpleri zayıflamasın.

 

Seyyid Medyen (r.a.), zikir meclisinde hazır olmayanları zaviyesinden çıkarır ve kovardı.

 

Şurası gizli değil ki, şeyhlerin hepsi Allahu Teâlâ'yı ârif olduklarından itibaren bunların yanında Allahu Teâlâ ile gerek zikir ve gerekse murakabe yolu ile meşguliyetten daha mühim hiç bir şey yoktur. Hareket ve sükûnlar ancak kalpleri ile Allahu Teâlâ'dan veya Resûlullah (s.a.v.) den izin almakla olur. Bilhassa abdest almakta. Kur'ân okumak ve zikirde izin alırlardı. Asrımda yetiştiğim 70 kadar şeyhlerden hiç birisinin nahiv ve sarf (Gramer) okutmakla meşgul olduğunu görmedim. Çünkü bu velilerin vakitleri dardır. Bunlar nefislerinin mücahedesi ile meşgullerdir.

 

İmam-ı Şarani Hazretleri'nin kitabı, Şeyh-i Ekber Muhiddin-i Arabî Hazretleri'nin meşhur Fütuhat-ı Mekkiye kitabındaki bahislerin şerhi mahiyetindedir. Fütuhat'ın "Vesaya" bahsinde Şeyh-i Ekber Hazretleri buyurmuş ki: "«Lâ İlahe İllallah» ehli olan zakirlere düşmanlık etmekten sakınınız, kaçınınız çünkü muhakkak ki onların Allah'tan velayet-i ammesi vardır. Bunlar Allah'ın velileridir, şayet bunlar bir hata yapsalar ve dünya dolusu günahla da gelseler. Allah'a şirk etmedikçe Allahu Teâlâ bunların bu günahlarını o nispette mağfiretiyle karşılar. Binaenaleyh veliliği sabit olanla muharebe etmek haramdır. Her ne kadar, Allah'ı zikredenlere zahir şeriat icabı bazen küskün olmanız caiz ise de, o zaman da onları incitmemeli ve tahkir etmemeliyiz." diyen Şeyh-i Ekber Hazretleri bu bahse ait daha tafsilat verdikten sonra buyurmuş ki: "Sizden biriniz Cenâb-ı Hakk'ın cehennem ateşiyle cezalandıracağını Kur'ân'da beyan buyurduğu bir işi yapacak olursa, o günahı akabinde tevhit ile mahvetsin. Çünkü muhakkak ki tevhit yarın kıyamet günü sahibinin elinden tutar ve bu elbette lâzımdır." buyurmuştur. İmamı Şarani Hazretleri de, ilâve ederek demiş ki: "Bu bahis hakkında iyi düşün, görüşünü derinleştir. Çünkü bu izahatı bir kitapta bulamazsın."

 

Seyyid Ali Bin Vefa (r.a.), esma arasında tefadul yani üstünlük bulunduğuna zahiptir. Nitekim (Tevbe: 40)

 

 

وَكَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا

 

ayet-i kerimesinin tefsirinde: "Yüce olan, Allah ismidir. Zira bu Allah ismi diğer esmalardan mertebece çok üstündür. Bu sebeple besmelede Allah ismi ile başlanır ve benzeri diğer tevhit ayetlerinde de esmadan önce Allah ismi ile başlanmıştır." demiştir. Ve bütün Muhakkikler ittifak etmişler ki, Allah ismi bütün esmanın hakikatlerini camidir.

 

Bunun delili (Ankebut: 45)

 

وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ

 

ayetidir. Bunun manası: Allah ismini zikretmek, diğer esmalarla zikirden çok büyüktür. Muhiddin-i Arabî Hazretleri de bu görüşe muvazi olarak demiş ki: "İstiazede yani «Euzu Billahi Mineşşeytanirracim» diye şeytandan Allah'a sığınırken Allah ismi ile sığınırız; diğer esmalarla değil. Çünkü şeytanın bize geldiği yollar belli değildir. Onun için

 

Cenâb-ı Hakk (Fussilet: 36)

 

فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ

 

emri ile cami olan ismi, Allah ismi ile istiazeyi emretmiştir ki, şeytan hangi yoldan gelirse gelsin istiazeyi okursak, şeytan her geldiği yolda kendine Allah isminin karşı çıkıp mani olduğunu görür, bize erişemez. Fakat diğer esma böyle değildir. Bu sebepledir ki, Allahu Teâlâ Kur'ân'da: 'Allah'a kaçınız.' buyurmakla da cami olan isminin Allah ismi olduğunu beyan buyurmuştur.

 

(Kıyame: 20)

 

بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ

 

Ayet-i kerimesindeki Randan murad kalpler üzerine gelen pastır, kalp aynası üzerine gelir. Dünya şehvetleri, bakılması caiz olmayanlara bakmak gibi. Bu pası izale etmenin tekrar cilalamanın çaresi, çok zikir ve Kur'ân tilâvetidir.

 

İns ile Cin aklı sabit kaldıkça hiçbir zaman Cenâb-ı Hakk'ın teklifi dairesinden çıkamazlar. Teklif kendilerinden sakıt olmaz. İsterlerse Cenâb-ı Hakk'a yakınlıkla en son mertebeye çıkmış olsunlar."

 

Bunun delili, Cenâb-ı Hakk, Hazret-i Muhammed (s.a.v.) (İnşirah: 7)

 

فَإِذَا فَرَغْتَ فَانصَبْ

 

buyurmuştur. Yani, "Yorucu bir amelden fariğ' olunca diğer yorucu bir ibadete başla" buyurmuştur. Bu bir iştir ki, bunun zevkini ancak tariki suluk edenler tadarlar. Tekliften rahat etmek nerede? Bizler her nefeste Allahu Teâlâ'ya yönelmekle yükümlüyüz.

 

Bu kısmı bu kitaba yazmaktaki sebep şudur ki: Zakirlerden olduğunu iddia eden bazı sapıklar da vardır ki, "Bizim namazımız kılınmış" gibi saçma sözlerle güya teklifin kendisinden sakıt olduğunu iddia ederek şeriat-ı mutahharanın emir ve yasaklarını yapmazlar. Bunların sakat olan düşüncelerini belirtmek ve diğer cihetten; Bazı velilerin bulundukları makamlara vakıf olmayan kişilerin itirazlarının da yersiz olduğunu göstermek için aşağıdaki numuneleri de tercüme ederek yazıyorum.

 

Ey kardeş, bil ki Allah'ın bazı kulları var ki, 5 vakit namazını muhakkak Mekke'de kılar ve bazı veliler de vardır ki Kudüs’te, Mescid-i Aksa'da kılar, bazıları Medîne-i Münevvere'de kılar, bazıları Kaf Dağı'nda ve bazısı Seddi İskender üstünde ve bazısı Cebel-i Mukaddam'da kılar; bunların bu durumlarını bilmeyen insanlar, bu dervişlere taarruz ederler. Ve namazı terk ediyor, kılmıyor derler. Bu türlü itirazları hatadır. Hâlbuki bu makama ermiş velilerin namaz kılmayan kimselerden ayrılmasına yarayan emareler vardır. Nitekim bir kere Seyyid Abdülkadir Destuti Hazretleri bana dedi ki: "Niçin bu Mısırlılar Abdülkadir hiç namaz kılmaz diyorlar? Allah'a yemin ederim ki biz asla namazı kesmeyiz. Lâkin bizim namaz kıldığımız ayrı yerler vardır. Buralarda kılarız." dedi. Bu sözünü yine Mısır'ın o zamanki velilerinden Seyyid Muhammed ibn-i İnan (r.a.) a söyledim. "Evet, Şeyh Abdülkadir doğrudur. Onun namaz kıldığı mekânlar vardır, oralarda kılar." dedi. Ve yine Seyyid İbrâhim Metbuli (İmam-ı Şarani Hazretleri'nin şeyhinin şeyhidir) Hazretleri'nin Mısır'da öğle Namazını kıldığı hiç görülmemiştir. Bu halini gören bazı insanlar: "Allah sanki İbrâhim'e öğle namazını farz kılmamıştır." derlerdi. Hâlbuki İbrâhim-i Metbuli Hazretleri öğle Namazını daima Remle'de Camiü'l Ebyaz'da kılardı."

 

Ve yine Seyyidim Aliyyül Havas, daima öğle namazını Camiü'l Ebyaz'da kılardı. Ve Yusuf-ül Kürdî'de Seyyid İbrâhim'le beraber öğleyi defalarca Camiü'l Ebyaz'da kılmışlardır.

 

"Bir kere öğle namazı esnasında Seyyid Abdülkadir Destuti Hazretleri'nin yanında idim. Ezanı duyunca hemen hastalanmış gibi yatağa yattı, 'aman beni örtün' dedi. Battaniye ile örttük, sonra battaniyeyi kaldırıp baktık altında kimse yoktu. Yarım saat sonra battaniyenin altından çıktı.

Şeyhim Aliyyül Havas Hazretleri de öğle ezanı okunurken dükkânının kapısını içeriden kilitler, bir saat sonra açıp çıkardı. Bir kere yine kapamış iken dışarıdan başka anahtarla meraklılar açıp baktılar, dükkânda kendisi yoktu, bulamadılar. Hülâsa: Hal sahibi olan velilere itiraz etmeyip hallerini teslim etmelidirler. Fakat âriflere gelince, bunlar halkın öncüleridir. Herkese numune olacaklarından zahirlerini muhafaza etmeleri lâzımdır. Aksi takdirde, halk bunlardan istifade edemez."1

 

Bu izahattan anlaşıldı ki: Allahu Teâlâ peygamberleri dili ile bir şeyi farz kılmış ve bir şeyi de haram kılmışsa, bilâhare velilerinden hiçbirisine bu emri değiştirip de mubah kılmaz. Peygamberine indirdiği emri asla velilere değiştirmez. Allahu Teâlâ şeriatına riayet eder. Ancak bilâhare gelecek bir peygamberle o emri değiştirebilir. Bizim Peygamberimiz ise son Peygamber olduğundan Şeriat-ı Mütahhara'sı hiç değişemez. Nesih eden yoktur. Binaenaleyh şeriata aykırı hareket eden veli olamaz. Ancak bazı hal sahipleri yukarıdaki misallerde görüldüğü gibi namazı asla terk ve tehir edemezler; fakat Mısır'da veya bulunduğu yerde kılmaz da, Mekke, Medine veya Mescid-i Aksa mescidlerinde kılar.

 

Peygamberimiz, Hazret-i Muhammed (s.a.v.) diğer peygamberlerden efdaldir. Ve Peygamberlerin sonuncusudur ve bütün peygamberler Peygamberimizden yardım görürler. Bunu teyit eden Şeyh-ül Ekber Hazretleri'nin beyanıdır ki: "İnsanlardan dünya ve âhirette nail oldukları ilmin hepsi Hazret-i Muhammed (s.a.v.)'in batınından alınmıştır; ister peygamberler, ister Peygamberimizden önceki zamanda geçmiş ulema ve isterse Peygamberimizin zamanından sonra gelen ulemalar olsun. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, kendisine evvelin ve ahirinin ilmi verildiğini ve kuşkusuz ahirinden olduğunu beyan buyurmuştur."2

 

Köpek artığı necasettir. Yenilir ve içilirse kalbi öldürür. Nitekim Ayet-i Kerimede (Maide: 90)

 

إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ

 

buyrulmakla içki ve kumara necaset denmesinin sebebi, bunlar içilirse veya oynanırsa zikrullaha ve namaza mani olduklarındandır. Abdestte kullanılan suyun (Mai müstağmel); İmam Ebu Hanife rahimehullah keşfi açılınca bu suyun necaset olduğunu içtihat etti. Çünkü her kullanılan sudan onu kullananın dökülen günahlarını görmeye başladı. Sonra Cenâb-ı Hakk'a dua etti, keşfi kapanınca mai müstamel, tahirdir yani temizdir, gayr-i mütahhirdir, yani başka bir şeyi temizlemez, içtihadına vardı. Aliyyül Havvas hazretleri de buyurmuş ki: "Basiret gözü açılan kimse günah-ı kebahir işleyenlerin yıkandıkları suların köpek ve eşek lâşesinden daha çok fena korktuğunu görür ve alınan abdest sularından dökülen günahların sahibinin günahını anlarlar.

 

Namazın meşru kılınmasının sebebi, ancak tövbe ve istiğfar ve Allah'a yaklaşmak ve Allahu Teâlâ'nın rızası kapısını açmak içindir. Farzı da nafilesi de günahlarımızın kefaret edilmesi içindir. Nitekim hadis-i şerifte:

 

"Namaz vakti girince melekler derler ki: 'Ey Âdemoğlu yaktığınız ateşi söndürmeye kalkınız.' Yani irtikâp ettiğiniz ve cehennemi gerektiren günahların ateşini söndürünüz. Cenâb-ı Hakk namazda âlâ ve esfelin ibadetlerini topladı, gece ve gündüz tekrarının sebebi de: Bir namazdan diğer namaz vaktine kadar kul, işlediği günahları ve gafletleri hatırlar abdestte ve namazda tövbe ve istiğfar eder. Şayet namaz kılanın keşfi açılacak olsa namazın kıyamı ve rükûu hallerinde günahlarının sağa sola döküldüklerini görür. Allah'a kulun en yaklaştığı zaman olan secdeye varıncaya kadar hiç bir günahı kalmadığını ve secdede günahlardan paklanmış, tahir olduğunu görür.

1 Levakıhül Envaril Kudsiye Fi Beyanil Uhud-il Muhammediye

2 Fütühat-ı Mekkiye, S. 491

Gezi